politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Anaokulunda skandal görüntüler... Küçük çocuklara türban takılıp erkek çocukların ayakları yıkatıldı...





Anaokulunda skandal görüntüler... Küçük çocuklara türban takılıp erkek çocukların ayakları yıkatıldı...

İstanbul Kartal'da bulunan Özel Çınar Anaokulunun etkinliğinde küçük kız çocuklarına türban takıldı, erkek çocukların ayakları yıkatıldı.


Anaokullarında yaşanan skandallara bir yenisi daha eklendi. İstanbul’da bulunan Kartal Özel Çınar Anaokulunda yapılan bir tiyatro gösterisi tepkilere neden oldu.

KIZ ÇOCUKLARINA TÜRBANTAKILDI, ERKEK ÇOCUKLARIN AYAĞI YIKATILDI


Evrensel'den Nazlı Eray'ın haberine göre, 3-6 yaş arası çocukların oynadığı tiyatro gösterisinde yöresel kıyafetler giyen kız çocuklarına, erkek çocukların ayakları yıkatıldı. Kız çocuklarının başına türban takıldı. Erkek çocuklar kurulan sofranın başköşesine oturtulurken kız çocukları yemek yaptı ve erkek çocuğun ayağını yıkadı.


Görüntüler, gelen tepkiler sonucu Özel Çınar Anaokuluna ait Facebook sayfasından kaldırıldı.


http://www.yurtgazetesi.com.tr/turkiye/anaokulunda-skandal-goruntuler-kucuk-cocuklara-turban-takilip-h64727.html

Bu kadarına da pes diyeceksiniz !




Bu kadarına da pes diyeceksiniz !


İngiltere’de sarhoş olduğu sırada tecavüze uğradığı için polise başvuran kadına bizzat kendi kocasının tecavüz ettiği ortaya çıktı. Adama yedi yıl hapis cezası verilirken, kadın büyük bir ihanete uğradığını söyledi.
Olay, başkent Londra’nın yakınlarındaki Reading’de meydana geldi. Kocasıyla kavga ettikten sonra öfkeyle tek başına dışarı çıkan kadın sarhoş olup bir yolun kenarındaki bankta sızdı. Çevredekilerin girişimiyle kocası onu almaya geldi.

Ancak kadın sabah uyandığında cinsel bir saldırıya uğradığından şüpheleniyordu. Bu şüphesini anlatınca kocası da onu polisi araması için teşvik etti. Ancak DNA testlerinden, kadının isteği dışında bir ilişkiye zorlandığı ve tecavüz eden kişinin de bizzat kocası olduğu ortaya çıktı
Geçtiğimiz mayıs ayında yaşanan olaydan sonra kadın kocasına dava açtı. Dün sonuçlanan davada, adam yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı, eşinin yanına yaklaşması yasaklandı.
Adam eşinin olay sırasında ‘çok sarhoş olduğunu ve ne dediğinin anlaşılmadığını’ savunurken, yargıç Lydia Smith kararı “Onu eve götürdün ve aldığı alkol nedeniyle onay vermesi imkânsızken ona tecavüz ettiniz. Eşiniz, sorumlu kişinin siz, yani kocası olduğunu öğrendiğinde derin bir şoka girdiğini anlattı” sözleriyle açıkladı. Kadının ifadesinde de “Hayatta güvendiğim tek kişi tarafından ihanete uğradım” dediği belirtildi.
Gazete Vatan

GEÇMİŞİ EN KARANLIK EN TEHLİKELİ ADAM HAKAN FİDAN



GEÇMİŞİ EN KARANLIK EN TEHLİKELİ ADAM HAKAN FİDAN ile ilgili görsel sonucu

GEÇMİŞİ EN KARANLIK EN TEHLİKELİ ADAM HAKAN FİDAN

Türkiye’nin kara kutusu, Hakan Fidan’ın Karanlık Geçmişi
Resmi özgeçmişine göre 1968 Ankara doğumlu. İlçesi belli değil.
Anne ve babasının adı belli değil.
Aslen nereliler belli değil.
Hangi ilkokul, orta okul, liseyi bitirdiği belli değil.
Üniversiteye gitmiyor veya gidemiyor o da belli değil.
Hatta sınava girip girmediği de belli değil.
1986 yılında Kara Kuvvetleri Muharebe Okulu’ndan mezun oluyor.
Yani subay değil astsubay olabiliyor ancak.
Ama Kara Kuvvetleri Muharebe Okulu’na ne şekilde girdiği de belli değil, orayı nasıl tamamladığı da belli değil.
Okul hayatının hiçbir alanına ilişkin bir başarı veya başarısızlık bilgisi elimizde yok.
Şimdiye kadar herhangi bir ilkokul, ortaokul, lise, askeriye okul arkadaşı ortaya çıkmadı.
Bilen yok, gören yok…
Astsubay olduktan sonra, tüm hayatı boyunca yükselebileceği en yükse rütbe de belirlenmiş oluyor: Ast subay. Yani çavuşlukla başlayacağı kariyerinin son noktası başçavuşluk.
1986 sonrasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın Dil Okulu’nu tamamlıyor.
Kaç yılda bitirdiği, hangi dereceyle bitirdiği belli değil.
Hatta hangi dili öğrendiği de belli değil.
Aynı dönemde yine Kara Kuvvetleri Komutanlığı Otomatik Bilgi İşlem Merkezi’nde teknisyen oluyor. Bu dönemde (1986-2001) arası herhangi bir dönemde -elbette o dönem de belli değil- 3 yıl NATO görevi için Almanya’da bulunuyor.
Ne tür bir görev için hangi meziyeti nedeniyle seçildiği belli değil.
NATO’ya onca subay varken bir astsubayı neden gönderdiğimiz ise ayrı bir muamma.
Bugüne kadar bu tür görevlere hiç astsubay gönderilmiş mi ayrı bir soru işareti.
Ne oluyorsa oluyor ve orada birden zekası açılıyor ve o 3 yıllık dönemde University of Maryland University College’da lisans eğitimi yapıyor.
Türkiye’de üniversiteye giremeyen birinin Almanya’da mesai yaparken Amerika’daki bir üniversitede, hem de 3 yılda lisans diploması almasını da elbette büyük bir takdir ve hayranlıkla kaydetmek gerek. 1999’da Türkiye’de Bilkent Üniversitesi’nde yüksek lisans tezini verdiğine göre, 1996’da Türkiye’de olduğunu ve yüksek lisans programına kaydolduğunu tahminen çıkarabiliriz.
Bu arada -ya da hangi arada bilmiyoruz- Hakan Fidan’ın evlendiğini ve 3 çocuğu olduğunu da öğreniyoruz.
Elbette eşi kimdir bilmiyoruz.
Çocuklarını tanımıyoruz.
Bugüne kadar eşini veya çocuklarından birini tanıyan biri de kamuoyuna yansımadı.
2001 yılında askeriyeden astsubay rütbesi ile emekli oluyor.
Ama daha emekli olmadan 1999’da veya 2000’de OYAK Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçiliyor.
Bir astsubay için görülmemiş bir uygulama ve başarı ile! Sivil hayata geçinde Avustralya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde danışmanlığa başlıyor.
Dikkat edin Türkiye’nin Avustralya elçiliğinde değil.
Avustralyalıların Fidan’ı nasıl keşfettiğini de, ne meziyeti dolayısıyla danışman atadıklarını da, biz kıt aklımızla bilemiyoruz tabi…
Bülent Arınç’ın Süpermen iddiasını doğrularcasına, 2001-2003 arasında aynı anda Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) ve Cenevre’deki BM Silahsızlanma Enstitüsü (UNIDIR) ile Londra merkezli Verification Research, Training and Information Center’da (VERTIC) akademik çalışmalarını sürdürüyor.

Bu akademik çalışmaların konusunu, yıllarını, süresini, sonucunu da elbette bilmiyoruz. 2003 yılında Abdullah Gül tarafından keşfediliyor ve TİKA Başkanlığı’na atanıyor.
Abdullah Gül’ün bu başçavuşu nerede, nasıl tanıdığı da elbette bilmiyoruz.
Bu arada 2006 yılında doktorasını da Bilkent’te tamamlıyor.
Hem okuyor, hem çalışıyor, hem ev geçindiriyor.
Tam bir Türk filmi gibi…
Sonra bu astsubay Başbakanlık Danışmanlığı’na atanıyor, yıl 2007. Ve 2008 yılına Türkiye’yi Atom Enerjisi Kurumu’nda temsil ediyor.
Fizik okumamış, atom fiziğini elbette bilmiyor, uluslararası ilişkiler de okumamış ama bu uluslararası sır kurumda Türkiye’yi temsil edecek kadar kendisini geliştirmiş…
Takdir etmekten başka ne gelir elden…
2009 yılında MİT Müsteşar Yardımcısı oluyor, 2010’da ise Müsteşar oluyor.
MİT Müsteşarı olduğunda yaşı henüz 42…
Ama bu 42 yıl boyunca, arkasında tek bir iz bile bırakmadan, hayalet bir adam olarak bence MİT Müsteşarlığını hak ediyor.
Herhangi bir köklü devleti geçtik kabile devletinde bile olamayacak, bir başçavuşun, MİT Müsteşarı yapılması ise, sanırım gizli niyetlerle değil, Türkiye’nin Anadolu’nun bu keşfedilmemiş pırlanta çocuklarını yükseltme ve onlara şans tanıma geleneği ile açıklanmalı.
Tayyip Erdoğan da öyle değil mi? Onun da tüm geçmişi karanlık değil mi?
Sır küpü nitelemesi son derece doğru. Tayyip Erdoğan’ın da, Hakan Fidan’ın da, tüm geçmişleri tam bir sır… Ve akıllı devletler de işte bu geçmişleri sır dolu, kapkaranlık insanları MİT’in başına, olmadı Başbakanlığa, hatta Cumhurbaşkanlığına taşırlar…
Dünyaya model olduk. Sır modeli…

ERDOĞAN VATANA İHANET’DEN YARGILANABİLİR.. TÜRK TOPRAKLARINI GİZLİCE VERMİŞLER.





ERDOĞAN VATANA İHANET’DEN YARGILANABİLİR.. 

TÜRK TOPRAKLARINI GİZLİCE VERMİŞLER.

MSB ESKİ GENEL SEKRETERİ ÜMİT YALIM MECLİS’E DİLEKÇE VERDİ
EGE’de Yunan işgaline gözyuman AKP Hükümet üyeleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında VATANA İHANET SUÇUNDAN soruşturma açılmasını talep etti.
İŞTE O DİLEKÇE:

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
ANKARA

1. GENEL DURUM:

“Misâk-ı Milli ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı 2004 yılından beri Yunan işgali altındadır. İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içinde bulunan vatan topraklarında, 13 yıldır Yunan bayrağı dalgalanıyor ve Yunan askerleri elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Adalarımıza Yunan askerleri ile birlikte silah ve mühimmat yığınağı yapılmış, uçaksavar ve top gibi ağır silahlar yerleştirilerek top namluları Türkiye’ye yönlendirilmiştir. Türk adaları Yunan ordusunun ileri karakolu haline dönüştürülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan ve AKP Hükümetleri eliyle Ege Denizi’nde soyutlanarak Anadolu’ya hapsedilmiştir.

“EGEMENLİK YUNAN’LA PAYLAŞILIYOR”

Devletin birliği ve tekliği ortadan kalkmış, otorite Yunanistan ile paylaşılarak, Türkiye’nin batısında ikili devlet düzenine geçilmiştir. İzmir, Aydın ve Muğla illerimiz birisi Türk diğeri Yunan olmak üzere ikişer vali ve ikişer belediye başkanı tarafından yönetiliyor. Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde, tarihinin ilk ve en büyük toprak kaybını yaşamış, Anayasanın 3.Maddesi fiilen değiştirilmiş ve Türkiye batıdan bölünmüştür. Bazı milletvekillerinin, “ilk 4 maddenin değiştirilmesine asla müsaade etmeyiz” söylemleri içi boş söylemlerdir. Türkiye zaten bölünmüş ve toprak bütünlüğü kalmamıştır.

“TÜRK TOPRAĞINA PASAPORTLA GİRİLİYOR”

Binali Yıldırım bile 2015 yılında, kendi seçim bölgesindeki İzmir Koyun Adası’na, yani Türk toprağına, Türk bayrağını saklayarak ve teknesine Yunan bayrağı çekerek pasaportla girebilmiştir. Binali Yıldırım’ın, Yunan bayrağı ve pasaportla girdiği İzmir Koyun Adasına, Yunan Savunma Bakanı ve Komuta kademesi, elini kolunu sallayarak, pasaportsuz giriyor.

“PATRİKHANE DEVREDE”

İşgal edilen adalarımıza, Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetlerinin himayesinde çok sayıda kilise inşa edilmiş. Kilisenin papazlarını İstanbul Fener Rum Patrikhanesi atıyor. Vatan toprakları çan sesleri ile inim inim inliyor. Adalarda bir tek cami bile yok, ezan sesi hiç yok!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu meclisi TBMM, İstiklâl Savaşını yönetmiş ve Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusunu İzmir’de denize dökmüştür. Hâlihazırdaki TBMM ise Anadolu Yarımadası’nın doğal uzantısı olan Ege ve Akdeniz’deki adalarımızın işgaline seyirci kalmış, işgal ile ilgili olarak bir kez bile genel görüşme yapmamıştır.

“YUNAN İŞGALİNE GÖZYUMDULAR”

Konu ile ilgili olarak CHP ve MHP Milletvekilleri tarafından AKP Hükümetine çok sayıda yazılı soru önergesi verilmiştir. Dışişleri ve Savunma Bakanlarının verdiği cevaplarda, hayal ürünü ve baştan savma açıklamalar yapılmakla birlikte işgal kabul etmiştir.
TBMM Genel Kurulu’nun 26 Mart 2015 tarihli toplantısında, dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz tarafından, anılan adaların Lozan ve Paris Antlaşmalarına göre hukuken Türkiye’ye ait olduğu belirtilmiş ve adaların fiili olarak Yunan işgali altında olduğu da itiraf edilmiştir. Bu itiraf, TBMM tutanaklarına geçirilmiş ve basında haber olarak yer almıştır.
TBMM’nin, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri’ni sınır ötesine gönderip savaşa sokarken, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumak ve Yunan askerini topraklarımızdan atmak için hiçbir girişimde bulunmaması asla kabul edilemez.

2. İŞGAL VE İHANETİN ORTAYA ÇIKMASI:

“Kamuoyundan büyük bir ustalıkla saklanan işgal, bir Yunan askeri helikopterinin 31 Aralık 2008’de Türk hava sahasını ihlal etmesi ve Aydın Bulamaç Adası’na iniş yapması üzerine ortaya çıkmıştır. Genelkurmay Başkanlığı’nda, 2009 yılının başında yapılan toplantıda bir diplomat tarafından, adaların AKP hükümetinin bilgisi dahilinde işgal edildiği itiraf edilmiştir.
Anılan diplomatın kimliği, 06 Ekim 2016’da, Sn. Ümit Özdağ ile TBMM’de, ortaklaşa yaptığımız basın toplantısında tarafımdan açıklanmıştır. Bu açıklama TRT ve Anadolu Ajansı muhabirleri tarafından kamera ile kayıt altına alınmıştır.

“TÜRK TOPRAĞINI TERK ETMEK VATANA İHANETTİR”

WikiLeaks'ten ŞOK İDDİA! AKP'de BİR DİPLOMA SKANDALI DAHA! DİPLOMASI SAHTE Mİ?




WikiLeaks'ten ŞOK İDDİA! AKP'de BİR DİPLOMA SKANDALI DAHA!
DİPLOMASI SAHTE Mİ?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak'a ait olduğu öne sürülen binlerce e-posta arasından yeni skandallar çıkmaya devam ediyor. 

WikiLeaks'in yayınladığı e-postalarda, Berat Albayrak'ın Meclis'te okunduğu sırada zor durumda kaldığı doktora tezini kendisin yazmadığı ortaya çıkıyor.
"EKSİK BÖLÜMÜ BİR DOÇENT TAMAMLAYACAK"
2010 tarihli e-posta yazışmalarında o dönem Marmara Üniversitesi'nde görev alan Prof. Dr. Erişah Arıcan'ın, "Yapılacaklar listesindeki görevlerin büyük bir kısmını tamamladık" dediği öne sürülüyor. 
Doktora tezinde, Türkiye'deki yenilebilir enerji kaynakları ile ilgili kısa bir bölümün eksik kaldığını söyleyen Arıcan'ın, 'ekonometrik modele' başlayacaklarını söyleyip, "O konuda da gelecek hafta verileri toplayarak Doç. bir arkadaşımızla o kısmı da tamamlayacağız" dediği öne sürülüyor.

"TEZİ GÖZDEN GEÇİRİN"

Arıcan'a ait olduğu iddia edilen e-postada, Albayrak'tan tezi gözden geçirip, eksik gördüğü yerleri bildirmesi isteniyor.

"12 SLAYTTAN OLUŞAN SUNUMU GÖNDERİYORUM"

Bu yazışmaların ardından aynı isimden Berat Albayrak'a bir e-posta daha gönderildiği iddia ediliyor. Söz konusu yazışmada, "tez izleme ile ilgili, 12 slayttan oluşan bir sunumu sana gönderiyorum. tez jüri üyelerinin sayısı kadar çoğaltırsan iyi olur. Şimdi ben model taraması da yapıyorum. Tezle ilgili eksiklikleri de tamamlamaya devam edeceğim. Kolay gelsin, iyi çalışmalar, yarın görüşmek üzere" ifadeleri yer alıyor.

TEZİ MECLİS'TE OKUNUNCA ZOR DURUMDA KALMIŞTI

Bakan Albayrak'ın bu e-postalar sonrası tartışmaya açılan tezi ile ilgili geçtiğimiz haziran ayında dikkat çekici bir olay yaşanmıştı. CHP'li Aytuğ Atıcı Meclis kürsüsünden Berat Albayrak'ın nükleer santrali eleştiren doktora tezini okumuş, Albayrak Atıcı'ya cevap verememişti. Atıcı bu olay üzerine yaptığı açıklamada, "Bakan Albayrak, ben doktora tezini kürsüden okuyunca sıkıntıya girdi. Cevap veremedi" demişti.

ADI GEÇEN PROFESÖRÜN YÜKSELİŞİ

E-postalarda adı geçen Marmara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Erişah Arıcan 2015 yılının Ağustos ayında Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Müdürlüğü görevine atanmıştı. Arıcan, 1 Nisan 2016 tarihinde ise Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Üyeliğine seçildi(Cumhuriyet).

İHANET TİYATROSU Girit Tartışması Başladı, 18 Ada Işgal Altında Ses Yok…





İHANET TİYATROSU

Girit Tartışması Başladı, 18 Ada Işgal Altında Ses Yok…

Lozan’ın tartışıldığı bu günlerde, Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım bir açıklama yaparak, Lozan anlaşmasıyla Girit Adası’nın sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğunu ifade etti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iki gün sürecek resmi ziyaret kapsamında Yunanistan’ın başkenti Atina’ya gitti. 65 yıl sonra Yunanistan’ı ilk defa ziyaret eden Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Yunanistan’da birtakım görüşmeler yaparken, gündeme yeniden Lozan antlaşması geldi.

Lozan’ın tartışıldığı bu günlerde, Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım bir açıklama yaparak, Lozan anlaşmasıyla Girit Adası’nın sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğunu ifade etti. Yalım, Girit Adası’nın dörtte üçünün ise Türkiye’ye ait olduğunu belirtti.
Girit Adası üzerinde tarihçiler tarafından ortaya atılan tezleri ve adanın hukuki statüsüne değinen Yalım, toplamda dört antlaşma yapıldığını ve yapılan anlaşmalara göre adanın dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğunu ifade etti.
Yalım, “Girit Adasının hukuki statüsünü belirleyen uluslararası antlaşmalar ve uluslararası hukuka göre Girit Adası’nın dörtte üçü ve adanın etrafındaki ada, adacık ve kayalıklar, Osmanlı Devleti’nin küllî halefi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir” dedi.

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım’ın açıklaması şu şekilde:

“Girit Adası’nın hukuki statüsü hakkında tarihçiler tarafından kullanılan iki tez vardır. Birinci tez; “Girit Adası’nın 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile hukuken Yunanistan’a terk edildiği ve 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ile kesin olarak Yunanistan’a verildiği” tezidir.
İkinci tez ise; “Girit Adası’nın, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ve 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile kesin olarak Yunanistan’a bağlandığı” tezidir. Ancak tarihçiler tarafından kullanılan her iki tez de tarihi, coğrafi ve hukuki gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Girit Adası’nın hukuki statüsü, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere toplam dört antlaşma ile belirlenmiştir. Anılan antlaşmalara göre Girit Adası’nın sadece dörtte biri Yunanistan’a aittir.

30 MAYIS 1913 LONDRA ANTLAŞMASI İLE YUNANİSTAN’A GİRİT ADASI’NIN DÖRTTE BİRİ VERİLMİŞTİR. GİRİT ADASI’NIN ETRAFINDAKİ ADA, ADACIK VE KAYALIKLAR OSMANLI DEVLETİ’NİN EGEMENLİĞİNDE KALMIŞTIR!

1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a Girit Adası’nın dörtte biri verilmiştir. Girit Adası’nın sadece dörtte biri Yunanistan’a aittir.
Girit Adası’nın etrafındaki 14 ada ile adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kalmıştır.

***
10 AĞUSTOS 1913 BÜKREŞ ANTLAŞMASI İLE BULGARİSTAN, GİRİT ADASI ÜZERİNDEKİ DÖRTTE BİRLİK HAKKINDAN FERAGAT ETMİŞTİR. 1913 BÜKREŞ ANTLAŞMASI, YUNANİSTAN’IN GİRİT ADASI ÜZERİNDE TEK BAŞINA FERDİ MÜLKİYETİ’NİN OLMADIĞINI GÖSTEREN SOMUT BİR BELGEDİR!

10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması’nın hiçbir yerinde, Girit Adası’nın Yunanistan’a terk edildiği, verildiği veya bağlandığı ifadesi yoktur.
Bulgaristan, Antlaşmanın 5.Maddesi ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından feragat etmiştir. Yani Bulgaristan, Girit Adası üzerindeki hakkından vazgeçmiştir. Ancak bu feragat Yunanistan lehine yapılmamıştır. Üstelik bu antlaşma Yunan Başbakanı Venizelos tarafından da bizzat imzalanmıştır.
Yunanistan lehine feragat (vazgeçme) yapılmadığı için Bulgaristan’ın Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payı aslına rücu olmuştur. Yani anılan pay Osmanlı Devleti’ne geri dönmüştür.

ATİNA ANTLAŞMASI VE LONDRA ANTLAŞMASI İLE GİRİT ADASI’NIN DÖRTTE BİRİNİN YUNANİSTAN’A AİT OLDUĞU BİR KEZ DAHA TEYİT EDİLMİŞTİR.

1913 Atina Antlaşması’nın 15.Maddesi ile Osmanlı Devleti ve Yunanistan, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması hükümlerini 5.Maddesi de dâhil olmak üzere uygulayacakları konusunda anlaştı. Bu antlaşma ile Girit Adası’nın dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu bir kez daha teyit edilmiştir.
14 Kasım 1913 Atina Antlaşması’nın hiçbir yerinde, Girit Adası’nın Yunanistan’a terk edildiği, verildiği veya bağlandığı ifadesi yoktur.

LOZAN ANTLAŞMASI BİR KEZ DAHA TEYİT EDİLMİŞTİR.

Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat-Sloven Devleti arasında 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması imzalandı.
1923 Lozan Antlaşması’nın 12.Maddesi ile antlaşmaya taraf olan toplam sekiz ülke tarafından, 1-14 Kasım 1913 Atina Antlaşması’nın 15. Maddesinin uygulanacağı teyit edildi. Anılan teyit ile 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşmasının uygulanacağı kayıt altına alınmıştır. 1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a Girit Adası’nın dörtte biri verilmişti.
Sonuç olarak, 1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile başta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere olmak üzere toplam sekiz devlet tarafından, Girit Adasının sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu teyit edilmiştir. Girit Adası üzerinde Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ olmak üzere toplam dört devletin paylı mülkiyet hakkının olduğu bir kez daha kayıt altına alınmıştır.


Lozan Antlaşması’nın 46.Maddesi ile Osmanlı Genel Borçları paylaştırılmış ve antlaşmanın 12.ve 15.Maddelerinde sözü edilen adaların payına düşen borçların da, adaların katıldığı devletler tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Anılan 46.Madde ile Yunanistan, Kuzey Ege Denizi’nde Taşoz-Ahikerya arasında bulunan toplam 9 ada ile Girit Adası’nın dörtte birinin payına düşen borcu ödemekle sorumlu tutulmuştur. Ancak Yunanistan anılan borçları ödememiştir. Borçlarla ilgili 46.Madde de Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde sadece dörtte birlik mülkiyet hakkına sahip olduğunu açıkça göstermektedir.

LOZAN ANTLAŞMASI’NDAN SONRAKİ GELİŞMELER

Bulgaristan, Lozan Antlaşması’na taraf değildir. Ancak, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından yazılı olarak feragat eden Bulgaristan, Lozan Antlaşması sonrasında da Girit Adası üzerindeki hakkından fiili olarak feragat etmiştir.
Sırbistan, Lozan Antlaşmasından sonraki süreçte Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından fiili olarak feragat etmiştir.
Karadağ da, Lozan Antlaşmasından sonraki süreçte Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından fiili olarak feragat etmiştir.

Sonuç olarak;

Girit Adası’nın hukuki statüsünü belirleyen, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’na göre Girit Adası’nın sadece dörtte biri Yunanistan’a aittir.
Bulgaristan, Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payından yazılı ve fiili olarak; Sırbistan, Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payından fiili olarak; Karadağ da Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payından fiili olarak feragat etmiştir.
Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ tarafından yapılan feragat (vazgeçme), Yunanistan lehine yapılmamıştır. Yunanistan lehine feragat (vazgeçme) yapılmadığı için Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’ın Girit Adası üzerindeki toplam dörtte üçlük payı aslına rücu olmuştur. Yani anılan dörtte üçlük pay Osmanlı Devleti’ne geri dönmüştür.
Osmanlı Devleti’nin hak ve borçları küllî halefiyet yoluyla Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Girit Adasının hukuki statüsünü belirleyen uluslararası antlaşmalar ve uluslararası hukuka göre Girit Adası’nın dörtte üçü ve adanın etrafındaki ada, adacık ve kayalıklar, Osmanlı Devleti’nin küllî halefi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

YUNANİSTAN, GİRİT ADASI’NIN DÖRTTE ÜÇÜ İLE ETRAFINDAKİ ADALARI DERHAL BOŞALTARAK TÜRKİYE’YE TESLİM ETMELİDİR!

Yunanistan, Girit Adası’nın dörtte üçü ile hâlihazırda adanın etrafında işgal altında tuttuğu Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi olmak üzere toplam 5 Türk Adasını derhal boşaltarak Türkiye’ye teslim etmelidir. Ayrıca yine Ege Denizi’nde işgal ettiği diğer 13 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını da derhal boşaltarak Türkiye’ye teslim etmelidir.
Yunanistan, Girit Adası’nın Türk bölgesinde kalan Heraklion Hava Üssü dahil olmak üzere bütün askeri birliklerini ve 1999 yılında adanın Türk bölgesine yerleştirdiği S-300 Hava Savunma Füze Bataryalarını da derhal tahliye etmelidir.

TAYYİP ERDOĞAN BU HABERE ÇOK ÜZÜLECEK!

Tayyip Erdoğan 2004 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarının dörtte birini Rumlara vermeyi taahhüt etti. Ancak 24 Nisan 2004’te yapılan referandumda Rum tarafı “hayır” kararı verince Erdoğan’ın planı suya düştü.
Erdoğan, şehit kanlarıyla sulanmış KKTC topraklarının dörtte birini Rumlara veremeyince Ege Denizi’ndeki 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını alenen Yunan askerine teslim etti. Yunan askerleri 2004 yılının Ekim ve Kasım ayında adalarımızı fiilen işgal etmeye başladı.
Erdoğan’ın Yunan askerine teslim ettiği adalardan beşi Girit Adası’nın etrafında bulunuyor.
Türk Milletinin namusu vatan topraklarını Yunan askerine teslim eden, Yunanistan hesabına çalışan, İzmir, Bursa ve İznik’te açtırdığı Metropolitlikler ve Kanal Bizans Projesi ile Megali İdea’yı uygulayan Tayyip Erdoğan, Girit Adası’nın dörtte üçünün Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğu haberine çok üzülecek.


Erdoğan kendi soyunu biliyor mu?

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı


Erdoğan kendi soyunu biliyor mu?


Erdoğan'ın soyu
Potamya; Rize'nin Güneysu İlçesi'nin Osmanlı dönemindeki adı.
Başbakan Erdoğan‘ın baba tarafı Pilihozlu.
Babası bu köy doğumlu; Ahmet Erdoğan. Dedesi Bakatalı Tayyip.
(Dr. Turgut Günay‘ın “Rize İli Ağızları” kitabında, “Bakata” sözcüğü yok.)
Tarih: 8 Mart 1916.
Ruslar, Rize'yi işgal etti. Yöre halkı evini, bahçesini, hayvanını bırakıp Trabzon'a doğru kaçmaya başladı. Ruslara en büyük yardımı Karadeniz'deki Rum ve Ermeni çeteler yaptı. Bu tarihten 2 yıl önce İstanbul'dan Rize'ye gelen ve buradaki yerli halkın katılımıyla gücünü artıran Teşkilat-ı Mahsusa fedaileri, bu kez işgalci güçlere karşı çete savaşı vermeye başladı.
Bu İttihatçı fedailerin arasında yörede “Bakatalılar” olarak bilinen Erdoğan'ın Bakatalı akrabaları var mıydı? (Güney Osetya‘nın başkenti olan Tskhinvali'ye bağlı köylerin arasında Bakata (Bagata) adı var. Bagata Gürcistan'a bağlı Güney Osetya bölgesinde kalıyor.)
Gönüllüler arasında; Tuzcuoğlu Memiş Grubu, Basaoğulları, Alemdaroğulları, Sipahioğulları, Mataracılar vs var.
Rizeli Pekmezli Köyü'nden Serdümen Recep, Çakıroğullu İsmail Ağa, İkizdereli Süleyman Sırrı, Mataracı Mehmet, Pazarlı Talatorzade Fevzi, Rizeli Lazoğlu Mustafa, kahramanlıklarıyla örnek oldular.
Bakatalı Tayyip bunlar arasında mıydı? Adı geçmiyor!
Rusya'daki Bolşevik Devrimi sonucu Ruslar çekilmeye başladı. Fakat Ermenilerin Karadeniz'i bırakmaya hiç niyeti yoktu. Teşkilat-ı Mahsusa ile aralarında kanlı çarpışmalar oldu. Rize, 2 Mart 1918'de kurtarıldı.
Bakatalı Tayyip kayıptı…
Bakatalı Tayyip hakkında hiç bilgi yok. Kayıp.
Erdoğan adını taşıdığı dedesi Bakatalı Tayyip konusunda hiç konuşmadı.

DEDESİ ŞEHİT Mİ?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 8 Ocak 2011'de Sarıkamış şehitleri için yapılan kardan heykellerin açılışını gerçekleştirdikten sonra yaptığı konuşmada “Dedem Kemal Mutlu burada şehit düştü” dedi!
“Büyük dedem, Rize Güneysulu Kemal Mutlu, burada, Sarıkamış'ta şehit düşerek Hakkın rahmetiyle kucaklaştı. Büyüklerim anlatırdı, derlerdi ki: Tüfeğine sarılı olarak, donarak şehit olduğunu gördük ve adeta gözlerindeki soğuğun verdiği gözyaşları buz damlacıkları gibi, damlamış halde şehit olmuştu.”
Kemal Mutlu, Erdoğan'ın annesi Tenzile tarafından büyük dedesi
Şehit miydi sahiden?
Milli Savunma Bakanlığı'nın “Şehitlerimiz” adlı 5 ciltlik yayınında, Sarıkamış Şehitleri'nin yer aldığı 1. Dünya Savaşı kategorisinde 276 Rizeli şehidin ismi var. Ancak Sarıkamış Harekatı'nda şehit olan Rizeliler arasında “Kemal Mutlu” diye bir isim YOK .
2008 yılında bazı işadamlarının Rize'nin Güneysu ilçesine yaptığı bir okulun adı; Şehit Kemal Mutlu Anadolu Öğretmen Lisesi konuldu. Açılışı Başbakan Erdoğan gerçekleştirdi.
2009'da ise Sarıkamış ilçesinin Belediye Caddesi'nin ismi, Şehit Kemal Mutlu Caddesi olarak değiştirildi.!!
Bu arada:
1914 yılının son günlerinde gerçekleşen Sarıkamış harekatı sırasında soy isim kanunu henüz çıkmamıştı. Yani, o yıllarda “Mutlu” diye bir soy ismin olması da mümkün değil. İlgili kanun tam 20 yıl sonra, 1934 yılında yürürlüğe girdi.
Karışık bir konu…!

MUSTAFA KEMAL' E İSYAN

Tarih: 25 Kasım 1925.
Şapka Kanunu kabul edildi.
Türkiye'de bu kanuna karşı isyanın çıktığı yerlerden biri, Karadeniz'in en sofu yeri olarak bilinen Erdoğan'ın ailesinin yaşadığı Rize/Potomya (Güneysu) idi.
Potomya Ulu Cami imamı Hafız Şaban Hoca‘nın liderlik yaptığı ayaklanmaya Muhtar Yakup da katıldı. Şeriatın korunması için Rize'yi basmayı, hapishaneyi boşaltmayı, hükümet konağını ele geçirmeyi hedefledi.
Önce Potomya'daki Jandarma Karakolu'nu bastılar. Halkı tahrik etmek için Peçeli Mehmet, “Ey ahali Ankara ihtilal içindedir. Mustafa Kemal üç yerinden yaralandı. İsmet Paşa ortadan kaldırıldı. Dindar paşalarımız hükümeti ellerinden aldılar. Şeriat kurtarılıyor. Korkulacak bir şey kalmamıştır” diye halka konuşma yaptı.
Halk, “şapka giymeyeceğiz, askere de gitmeyeceğiz” diye sokaklara çıktı.
Ayaklanmanın asıl meselesi bir yıl önce, 17 Eylül 1924'te Rize'ye gelen Mustafa Kemal‘in tüm ricalarına rağmen medreselerin bir daha açılmayacağını söyleyip, din hocalarının işsiz kalmasına sebep olan icraatıydı.
Üstelik askerlikten de muaf olmayacaklardı. Din adamları sıradan vatandaş olmayı kabul edememişlerdi.
Sonuçta Potomya isyanı bastırıldı. 143 kişi tutuklandı.
İstiklal Mahkemesi Başkanı Afyon Milletvekili Ali Çetinkaya ve mahkeme üyeleri, Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali, Aydın Milletvekili Reşit Galip ve Rize Milletvekili Ali Zırh
Oybirliğiyle karar verdi: 8 idam, 14 kişi 15 yıl, 22 kişi 10 yıl, 19 kişi 5 yıla mahkum edildi. Ve 80 kişi beraat etti.
Rize şapka isyanıyla ilgili İstiklal Mahkemesi kararı ve bu 143 kişinin adı TBMM arşivinde var. Bu zabıtları inceleyerek ve nüfus kayıt örneklerine bakarak kaçının Erdoğan'ın akrabası olduğu ortaya çıkarılabilir.....!
Ve bu arada:
İsyandan sonra birçok aile çocuklarını İstanbul'a gönderdi. Erdoğan'ın babası da acaba bu nedenle mi İstanbul'a zorunlu göç etti? Ahmet Erdoğan'ın aynı dönemde İstanbul'a gidişi tesadüf olabilir mi?

AİLEDE HEP BİR SIR VAR …

11 Ağustos 2004 tarihinde Gürcistan ziyaretinde “Ben de Gürcüyüm ailemiz Batum'dan Rize'ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir” dedi.
2007'de NTV‘de katıldığı bir programda Türk olduğunu da söyledi.
O TV programında, “Bizim oğlan meraklı başbakanlık kaynaklarından ailemizi araştırıyor” dedi ama ortaya bir şey çıkmadı.
Erdoğan'ın köylülerine göre Bakatalılar, Çeçen ya da Çerkez.
Aslında insan kendini ne hissediyorsa o'dur.
Kötü olan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan‘ın oy için cibilliyet tartışması başlatmasıdır.
Soner Yalçın, 23 Mart 2014

ERDOĞAN AİLESİNİN SERVETİ DÜNYA BASININDA





ERDOĞAN AİLESİNİN SERVETİ DÜNYA BASININDA

BİLD:

Almanya’nın en çok satan gazetesi Bild web sitesine “IŞİD ile işbirliği ve yolsuzluk... Erdoğan’ın yanardöner kabilesi” sürmanşetini attı. Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılmasının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Boğaz’da iktidarını nasıl bir basınçla inşa ettiğini gözler önüne serdiğini” yazan Bild, “AB ile sığınmacı anlaşmasına varan ve başkanlık sistemini eleştiren Davuoğlu’nun güçlenmesine Erdoğan’ın tahammül edemediğinde Türkiye uzmanlarının hemfikir olduğunu”, yerine de Erdoğan’ın damadı olan Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın gelmesinin beklendiğini belirtti. “2004’ten beri Erdoğan’ın en büyük kızı Esra ile evli 38 yaşındaki Berat Albayrak’ın kabilenin köklü üyelerinden olduğu, kayınpederine ateşli hayranlığıyla tanındığı, Erdoğan’ın istediği sadakate sahip olduğunu” aktaran gazete, kabilenin paralarının nereden geldiğini sorguladı: “Üsküdar’da yüksek duvarlar arkasında kendilerini korumaya alıyorlar. Erdoğan ailesi orada 5 villada oturuyor. Malsahibi olarak oğulları Ahmet ve Bilal gözüküyor. Değeri ise yaklaşık 6 milyon Avro. Kayıtlarda Erdoğan’ın burada kiracı olduğu yazıyor. Babaları yılda 50 bin Avro’luk maaş alırken, çocukları parada yüzüyor. Bu para nereden geliyor? Resmi kayıt bulunmuyor. Muhalif gazete Cumhuriyet’e göre en küçük kızına dek bütün çocuklarının kozmetikten hazır yemeğe, armatörlükten mücevhere çeşitli işlerde yatırımları var.” Erdoğan kabilesinin üyeleri başlığı altında eşi Emine, büyük oğlu Ahmet Burak, küçük oğlu Bilal, büyük kızı Esra, küçük kızı Sümeyye’yi tek tek uzun uzun tanıtan Bild, Emine Erdoğan’ın haremi öven sözlerini hatırlattı. Ahmet Burak Erdoğan’ın 80 milyon dolarlık servetini, 1998’de ehliyetsiz araba kullanırken çarptığı Sevim Tanürek’in hastanede hayatını kaybettiğini, Tanürek’i kusurlu bulan bilirkişinin daha sonra Erdoğan tarafından Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne getirildiğini, kazadan beri ortada gözükmeyen Ahmet’in aile düğünlerinde bile boy göstermediğini aktardı. Bilal’in Türgev Vakfı’nın hiç para ödemeden çok değerli devlet arazilerini ele geçirmesinden başlayıp 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk skandalında paraları sıfırlama konuşmalarını ve geçen yıl The Guardian gazetesinin IŞİD’in yılda 500 milyon dolar kazandığı petrol satışlarını yaptığı işadamlarından birinin Bilal olduğuna dair haberini hatırlattı.

The New York Times

ABD’nin New York Times gazetesi “Erdoğan’ın genişleyen gücü” başlıklı başyazısında Erdoğan’ın “rakipsiz lider” konumuna gelmesinin “felaket” olacağı öngörüsünde bulunuldu. “Yalnız beş yıl önce Erdoğan’ın Türkiye’si Batı’nın ve Türk liberallerin sevgilisiydi” diye başlayan başyazıda şeffaflık yasası, akademisyen ve gazetecilerin hapsedilmesi, ekonomi yönetimi gibi konularda bir nebze bağımsız Davutoğlu’nun tasfiyesiyle Erdoğan’ın Türkiye’nin rakipsiz lideri konumuna geleceği ama bununla da hırsını alamayacağı belirtildi. Erken seçimle anayasa değiştime çoğunluğunu ele geçirmesinin felaket olacağını belirten gazete “Erdoğan’ın baskıcı eylemlerine bugüne dek ‘çocuk eldivenleriyle’ karşılık veren Batı açısından onun iktidara doymazlığını teşvik eder gözüktüğü için de büyük talihsizlik olacak” dedi.

Le Monde

Fransa’nın Le Monde gazetesi “Erdoğan, Türkiye’deki tek usta” başlıklı başyazıda, Erdoğan’ın ülkedeki “tek güç” haline gelmesini sert dille eleştirdi. “Rakiplerinin ‘yeni sultan’ dediği Erdoğan, Mustafa Kemal’in kurduğu laik cumhuriyetin yerine İslam’ı koyarak Osmanlı’yı geri getirmek için mutlak güç istiyor” saptaması yapan gazete, Türkiye’de basına karşı “amansız baskı” olduğunu, STK’ların kısıtlandığını belirterek “Laik muhalefet gerçek bir alternatif oluşturmada yetersiz ve başarısız” dedi. Erdoğan’ın birleştirici rol oynamaktansa, bütün çatlakları derinleştirdiğini, buna rağmen dış etkenlerin Erdoğan’a tehdit oluşturmadığını aktararak “Bugün hiçbir dış etken Erdoğan’ın gücünü tehdit etmiyor olsa bile, kendi kibri ediyor” yorumunu yaptı. “Gelecekleri Türkiye’nin güvenlik ve istikrarına bağlı Avrupalılar, Erdoğan’ın aklını yerine getirmekle sorumludur” uyarısında bulundu. Erdoğan'a Trump benzetmesi Almanya’nın Süddeutsche gazetesi ABD başkanlık seçiminin ırkçı, ayrımcı söylemiyle dikkat çeken Cumhuriyetçi adayı Donald Trump’a atıfla “Donald Erdoğan demokrasiyi tehdit ediyor” manşeti attı. Demokratik dünyanın bir yanda Trump diğer yanda Erdoğan’ı kaldırmayacağını, demokratik dünyanın tehlikede olduğunu, zira en eski demokrasilerden ABD ile en genç demokrasilerden Türkiye’nin bir varoluş sınavından geçtiğini, Trump gibi Sezar tipi diktatörlük hırsından mustarip Erdoğan’ın Osmanlı sultanlık sistemini hayata geçirmeden huzur bulamayacağını belirten gazete,“Çoğulcu, demokratik Türkiye umudu, hapse atılan her gazeteci, meclisten geçen her güvenlik yasası ve AB’nin işbirliği ricasına her ret yanıtıyla gitgide kayboluyor” dedi. 
Kaynak: Cumhuriyet.com.tr

Erdoğan sandıkla değil, böyle gidecek



Erdoğan sandıkla değil, böyle gidecek ile ilgili görsel sonucu

Erdoğan sandıkla değil, böyle gidecek

Sabahattin Önkibar yazısında, Tayyip Erdoğan’ın sandıkla değil, Çavuşesku gibi gideceğini belirtti.
İşte Önkibar’ın yazısının ilgili bölümü:
Evet 20 kere daha seçim yapılsa Tayyip Erdoğan sandıkta aşılamaz!.. Niye mi?..
Birincisi ana muhalif damar olan CHP ile MHP’nin Kılıçdaroğlu ve Bahçeli gibi görevlilerce esir alınmasıdır.

İkinci gerekçe; medyadan, işdünyasına bütün sivil toplumu ve askeriyle-yargısıyla topyekün devlete diz çöktüren Erdoğan’ın kaybedeceği bir seçimi bile kazandı gösterebileceğidir. Bu durumda Tayyip’ten kurtulmak için onun vefatını mı beklemek gerekiyor?
Hayır tam tersi altını çizerek yazıyorum Erdoğan’ın gitmesi uzak değildir.
Nasıl mı?
Ekonomik çöküş eşiktedir.
Daha dün ABD’de istihdam rakamlarının iyi gelmesi ile FED erken faiz artırımına gitme olasılığı ile döviz fiyatlarımız şahlanmıştır ki FED eninde sonunda artırıma gidecektir…
Sadece sıcak para olayı değil Türkiye’nin mal sattığı iki temel pazardan Avrupa resesyonda, Ortadoğu’ya ise artık giremiyoruz ki bunun anlamı da cari açığın büyüyeceğidir. Aynı şekilde yakındır Türkiye’nin kamu bankalarına uluslararası yargıdan milyar dolarları aşan cezalar güçlü ihtimaldir.
Bunlara paralel siyasi olarak Ortadoğu’da ateş yayılıyor ve Türkiye’nin bundan uzak kalabilmesi eşyanın tabiatı gereği mümkün olmayacak.
IŞİD’e verilen silah ve para desteği Tayyip Erdoğan’ı uluslararası yargının karşısına çıkaracak rezillikte ve bunun belgeleri CIA ile BND dahil emperyal istihbarat örgütlerinin elinde.
Ve bütün bunlara ilaveten AKP sayesinde güneydoğuda fiili bir Kürdistan inşa eden PKK’nın final yapma hazırlıkları…
Altını çizerek yazıyorum büyük ekonomik vurgunu yediğimiz ve iki seksen yere serildiğimiz saat PKK bölgede topyekün isyanı başlatacak ki maalesef o günlere adım adım yaklaşıyoruz.
İşte Tayyip Erdoğan o an Markos, Müşerref, Şah ve Çavuşesku misali alaşağı olacak ama geride Türkiye kalır mı ondan emin değilim zira yeni Sevrciler Büyük İsrail, Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan diye topyekün üstümüze çullanacak.
Sebahettin Önkibar

BAKIN ŞU MEMLEKETİN HALİNE…



Erdoğan’ın baş danışmanı ibrahim kalın Wikileaks‘te Erdoğan’ın baş danışmanı CIA raportörü çıktı ile ilgili görsel sonucu
BAKIN ŞU MEMLEKETİN HALİNE…

CIA‘nın gölgesi olarak adlandırılan Stratfor‘un kaynağının Başbakan Erdoğan’ın dışişlerinden sorumlu Başdanışmanı İbrahim Kalın olduğunu, Wikileaks‘te yayımlanan Stratfor belgelerinde ortaya çıktı…

Stratfor, AKP iktidarını zor durumda bırakmaya devam ediyor…

Stratfor nedir?

Parçalanmış Türkiye haritasını ilk yayımlayan düşünce kuruluşudur. Amerikan özel istihbarat kuruluşu Stratfor, Amerikan Savunma Bakanlığı birimleriyle birlikte özel kuruluşlara da kritik istihbarat satan, bir kuruluş… Aynı zamanda gayriresmi CIA olarak da adlandırılıyor…
Stratfor, merkezi Teksas’ta bulunan bir “küresel istihbarat” şirketi. Hindistan Bhopal’daki Dow Chemical ile savaş uçağı üreticileri Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon gibi büyük şirketlerin yanı sıra, İç Güvenlik Bakanlığı, Deniz Piyadeleri Komutanlığı ve Askeri İstihbarat Örgütü gibi Amerikan devletinin kurumlarına da gizli istihbarat sağlıyor.
Özellikle Türkiye ve Ortadoğu’daki ülkelerde önemli birimlerde görev alan kişilerle kurduğu e-mail ağı ve istişare ağı vasıtasıyla ülkelerin devlet sırları hakkında önemli bilgiler ediniyor. Üyeleri de bazı bilgileri e-mail aracılığyla merkeze rapor ettiği ortaya çıktı. Türkiye’de ise birçok üyesi olduğu ve en çarpıcı olanının ise Başbakanın Başdanışmanı İbrahim Kalın olduğu ortaya çıktı…

İbrahim Kalın kimdir?

İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Malezya’daki İslam Üniversitesi’nde yüksek lisans, ABD’deki George Washington Üniversitesi’nde karşılaştırmalı beşeri bilimler ve felsefe alanında doktora yaptı. Amerika’da College of the Holy Cross’ta dersler verdi. Felsefe, İslam düşüncesi ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda uzmanlaştı. SETA adlı araştırma şirketinin kurucu başkanı. Akademik yayınlarının ve yorum yazılarının yanı sıra “MacMillan Encyclopedia of Philosophy, Encyclopedia of Religion ve Oxford Dictionary of Islam” gibi ansiklopedik eserlere de katkıda bulundu. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla boşalan dış politikadan sorumlu Başbakan Başdanışmanlığı’na atandı. İbrahim Kalın’ın yazdığı ve Yunancaya çevrilen “İslam ve Batı” adlı kitabın kapağındaki -tek göz mason simgeleri de dikkati çekiyor… İbrahim Kalın, aynı zamanda Sabah gazetesi köşe yazarı.

SABAH AYNEN BASACAK!

Stratfor’da Sabah Gazetesi ile anlaşma bombası…Stratfor’un haber yaptırmak için her zaman Başbakanlık danışmanlarının aracılığıyla ilişki kurduğu konfedere ortağı “Sabah Gazetesi“yle işbirliği de karşılıklı istihbarat ve enformasyon aktarımına dayanıyor. Derin Posta’da işin “haber yaptırma” boyutu defaatle örneklenmiş.30 Eylül 2011’de Emre Doğru, Reva Bhalla’ya yazıyor:

“Reva- Suriye konulu yazımızı konfedere ortağımız Sabah’a gönderdim, yarın aynen basacaklar.” yazıyor…BÜYÜK BİR KAYNAK!Stratfor Direktörü G. Friedman’ın Başbakan’ın danışmanı İbrahim Kalın’la ilgili mesajından: “Bu adam büyük bir kaynak, ilişki gizli kalmalı, İbrahim’in müdahale yeteneği bizim statümüzü ortaya koyuyor. Bu adam büyük bir kaynak.” dediği de ortaya çıktı…

SORU 1: İslam dinimize ters olan batı felsefesi ile ve gene İslam dinimizde küfür olarak karşılanan “İslam düşüncesi” gibi konularda uzmanlaşan ve Yunancaya da çevrilmiş “İslam ve Batı” kitabını yazan İbrahim Kalın; Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam küfrünün Türkiye’deki faaliyetlerindeki rolü nedir?
SORU 2: Acaba Başbakan’ın başdanışmanı İbrahim Kalın devlete ait gizli bilgileri Başbakan Erdoğan’ın bilgisiyle mi veriyordu?

BU KONUDA BAZI MAKALE & REFERANSLAR
BASILI MEDYADA CIKANLARIN HARICINDE
Erdoğan’ın baş danışmanı ibrahim kalın Wikileaks‘te Erdoğan’ın baş danışmanı CIA raportörü çıktı ile ilgili görsel sonucu

Siyonist Yahudiler: Türkiye’deki 72 tarikatı biz kurduk!



Siyonist Yahudiler: Türkiye’deki 72 tarikatı biz kurduk!
Barzani aşireti, Osmanlı Türkiye’sinin parçalanmasından sonra Cumhuriyet Türkiye’sine karşı kullanılmak üzere değişen dünya konjonktürüne uygun olarak ABD-İsrail-İngiltere üçlüsünün semirttiği bir “mayın eşeği”dir.

Barzani aşireti her fırsatta Osmanlı Türkiye’sine isyan etmişti.
Yahudi Barzani ailesi Yahudilikten Müslüman Nakşibendî-Halidi tarikatına doğru müthiş bir dönüşüm yaşamıştır.


Yahudi Barzani ailesinin, 16. Ve 17. Yüzyılda Yahudi mistisizmi Kabala öğretisinin Barzan merkezli Irak’ın kuzeyinde yayılmasında önemli bir rol üstlendiğini biliyoruz. Kürt Yahudileri.
Bunlar da son bir asır içinde ya Sünnî, ya Alevî görünerek araziye uymuştur.
Hatta Filistin’den Yahudilerin dinlerini ve Kabala’yı öğrenmek için Barzan’a gittikleri pek çok kaynakta yer alıyor. Barzan adeta ikinci Kudüs haline getirilmiştir.
Yahudi Kürt Barzani ailesi 19. Yüzyılda birden hidayete ererek Müslüman oluyor.
Barzaniler 1900’lere kadar Barzan köyünde kurdukları tekkelerde pek çok Nakşibendî-Halidi mürit yetiştirdiler.
1900’lerden günümüze kadar Barzan köyü İngiliz, Yahudi, Rus, İran, İsrail ve ABD ajanlarının uğrak yeri oldu.
Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünden sonra Kürtçü iç ve dış manipülasyonları görmezlikten gelen Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerle de uzun süre ciddi bir temas kurmadı.
Konu tamamen öncelikle İngiltere-İsrail-Rusya ve nihayetinde ABD’nin inisiyatifine bırakıldı. Elbette bunlara Türkiye’deki Kürtçü hareketler açısından AB’yi de eklemek gerekir.
Barzaniler önce Osmanlı Türkiye’sine, sonra İngiltere, sonra da Irak’taki merkezi hükümete karşı farklı zamanlarda isyan ettiler.
Barzan köyü-kasabası Türkiye, Irak ve İran sınırının kesişme noktasında yer alıyor.
Barzan önce Yahudi hahamlar sonra da Nakşibendî tarikatı şeyhleri ile ve Kürt milliyetçiliğinin cazibe merkezi olarak varlığını sürdürdü.
Barzan Türkiye sınırına 15, İran-Irak sınırına 70 kilometre mesafede.
Zibati, Berzenci gibi köklü Kürt aşiretleri Irak’ın kuzeyinde yüzyıllardır hüküm sürerken Barzani aşireti 19. Yüzyılın başlarında ortaya çıkarak diğer Kürt aşiretlerinden çok farklı saiklerle bugünlere kadar geldi.



Zibari aşireti ile Barzanilerin yıldızı dünden bugüne hiç barışmadı. Hatta Mesut Barzani’nin annesinin bu aşiretten olmasına rağmen.
Kürt aşiret reislerinin büyük çoğunluğu Kadiri tarikatına mensupken Barzaniler ile birlikte bölgeye Nakşibendî-Halidi tarikatı da yerleşmiştir.
Barzan, Kabala ve Tevrat merkezi olması dolayısıyla Mesihçi inançların merkeziydi.
Yani Yahudi Mesihçiliği bölgede Barzan merkezli olarak yayılmıştı.
Yahudi Mesihçiliği, Kabala’daki adom kadmon (insan-ı kâmil) felsefesine bağlı olarak “Ben Tanrı’yım” çizgisine kolayca geçiveriyordu.
İlginçtir, Barzani ailesinden çıkan Nakşibendî-Halidi şeyhlerin hepsi kendilerine Mesih-Mehdi payesi vermişlerdir.
Barzani ailesine ait Nakşibendî-Halidi şeyhler müritlerine bağımsız Kürdistan fikrini empoze etmekteydiler.
Osmanlı Türkiye’si içindeki ilk fikri anlamda eylem anlamında Kürt isyanını başlatan ilk Barzani, Nakşibendî-Halidi Şeyhi I.Abdüsselam, müritleri tarafından Mehdi olarak kabul ediliyordu.
I.Abdüsselam İstanbul’u ele geçirerek halife koltuğuna oturmak rüyaları içindeydi..
Ancak müritleri tarafından uçtuğuna inanılan 1.Abdüsselam Barzani pencereden fırlatılınca yere çakılarak ölmüştü.
Bir başka Nakşibendî-Halidi şeyhi Muhammed Abdürrahim Barzani de müritleri tarafından mehdi olarak kabul edilmekteydi.
Şeyh II. Abdüsselam Barzani ise Osmanlı Türkiye’sine karşı silahlı isyana teşebbüs eden ilk Nakşibendi-Halidi Kürt şeyhidir.
Nihayet bir başka Barzani ailesi mensubu Nakşibendî-Halidi şeyhi, Şeyh Ahmet Barzani (1896-1969) kendini, 1927’de önce Mehdi, daha sonra da Kabala’daki adom kadmon (kâmil insan) geleneğine uygun olarak “Tanrı” ilan etti.
İlginç bir tesadüf herhalde; bütün Mesih-Mehdiler Barzan ve Barzani ailesi mensubuydu. Şeyh Ahmet Barzani İslamiyet’i, Hıristiyanlık ve Yahudiliği birleştirerek yeni bir din icat etmek istemişti.
Yukarıda söylemiştik, Barzan Yahudiler için ikinci Kudüs’tü ve Yahudiler Kral Davud soyundan kurtarıcı Mesih’i-Mehdi’yi beklemekteydiler.
Irak’ın kuzeyindeki Kürt aşiret beylerinin hepsinin köklü bir geçmişi vardır, köklü ailelerden gelirler.
Ancak Barzani ailesi için bunu söylemek mümkün değildir. Barzaniler Yahudi kökenlerini gizlemek için Şafi mezhebine inanan Kürtler üzerinde İslam, yani Nakşibendî-Halidi tarikatı üzerinden siyaset yapmaya yönlendirildiler.
Zaman içinde bölgede dini nüfuzlarını artırdılar.
Tarikat literatüründe “SİLSİLE” ve “İCAZET” kavramlarının özel bir manası vardır.
Kısaca silsile, Hz. Muhammed’den bugüne uzanan kan bağı olarak kabul edilir.
İcazet ise, silsileye mensup bir tarikat şeyhinden el alma (izin alma) anlamına gelir.
Nakşibendî tarikatının kurucusu, asıl adı Muhammed Bahaüddin bin Muhammed olan Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaüddin Buhari’dir. (Buhara 1318-1389)
Nakşibendî tarikatının Halidiye kolunu kuran ise, Kürt Mevlana Halid-i Bağdadi’dir. (Doğum 1779 Süleymaniye- ölümü, Şam 10 Haziran 1826)
Barzanilerin büyük dedelerinden Taceddin Barzani’nin, Mevlana Halid-i Bağdadi’nin talebelerinden Hakkârili Nakşibendî Şeyhi Taha Nehri’den icazet aldığı rivayet olunur.
Bitlisli Kürt Bey’i Şeref Han tarafından 1597 yılında yazılan “Şerefname” adlı kitapta bölgedeki bütün Kürt aşiretlerinin ayrıntılı tarihçesi yer almaktadır, ancak kitapta Kürt sülale ve aşiretleri içinde Barzaniler yer almamaktadır.
Kürt isyanları ile Barzani aşiretinin ortaya çıkışı hemen hemen aynı zamanlara denk geliyor. Barzani aşiretinin yaklaşık 200 yıllık macerası Osmanlı Türkiye’sinin zayıflaması ile başlıyor. Aynı tarihler, Siyonistlerin İsrail devletini kurmak için Yemen’den Filistin’e bölgeyi karış karış dolaştığı zamandır da. Her nedense Yahudi ve İngiliz “gezginler”in yolu bir vesileyle Barzan köyüne hep düşmüş.

Barzani aşiretinin macerasını üç dönemde ele almak mümkündür.

1- Barzanlı Yahudi Kürt Taceddin Barzani’nin Nakşibendî tarikatı Şeyhi Taha Nehri’den “icazet” alarak Barzan köyünde tekke açması.
Burada üzerinde durulması gereken bir husus var. Şeyh Taha Nehri’nin tam adı: “Seyyid” Taha Nehri el Hakkâri’dir. Esas adı ise Taha bin Molla Ahmet’tir.
Önce dipnot niyetine bir bilgi: Şeyh Taha Nehri’nin torunu “Seyid” Abdülkadir Kürt Teali Cemiyeti’nin başkanıydı. Atatürk’ün Nutuk’ta yazdığına göre de Koçgiri isyanının elebaşısıydı. İdam edildi.
“Nehri” Şemdinli’nin Bağlar kasabasının adıdır. Türk ve Araplarda “Nehri” veya “Hakkari” şeklinde kişi adı ve soyadı yoktur. Yani şehir, kasaba ve köy adı insan ismi olarak alınmaz. Bunun yerine Buhari, Bağdadi, Erbili, Ahlatlı, Acıpayamlı, Bitlisi gibi isimler alınabilir. Yerleşim yerlerinin insan ismi olarak kullanılması Yahudilerde yaygındır. Hakkari’de de Yahudi Kürtlerin olduğunu biliyoruz.
Nitekim Taha Nehri’nin (ölümü 1853) amcasının adı da “Abdullah Şemdinli”dir. Şeyh Abdullah Şemdinli Halidi Bağdadi’nin halifelerindendir.
2- Şeyh Taceddin Barzani’nin torunu Nakşibendî-Halidi Şeyhi II. Abdüsselam Barzani’nin Osmanlı Türkiye’sine karşı çıkarak Kürt devleti kurmak için dini otoritesini kullanarak Kürtleri organize etmesi. Osmanlı arşivlerinde II. Abdüsselam Barzani ile ilgili çok sayıda belge yer alır.
3- Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’nin sürgüne gönderildiği Sovyetler Birliği’nden “1958’de Irak’ın kuzeyine dönmesi ve o tarihten bugüne kadarki gelişmeler.
Yunan arşivlerinden alınan bu resme dikkat ediniz. Resimde Manisa’nın işgalinden sonra Tiyatro izleyen Yunanlı askerleri ve altı tane sarıklı sözümona Hoca kılıklı vatan Hainleri var.
Hemen merakınızı gidermek için söyleyeyim.Bu hoca kılıklı soytarılar Menemen de Cumhuriyet’e ve Atatürk’e başkadırarak yunanlılarla işbirliği yapan vatan hainleridir.
Arşivler de kimlikleri malum olan bu zatları deşifre edeyim ki Türk Milleti kimleri Meclis’e Vekil gönderdiğini de öğrenmiş olsun.
Giritli Mehdi Derviş, Sütçü Mehmed , Şamlı Mehmet Menemen’de Asteğmen Fetmi KUBİLAY’ın başını bağ testeresi ile kesip yeşil bayrağın tepesine takarak sokaklar da dolaştıran kişilerdir.
Bu kişiler çatışmada öldürülür, Tabii bu isyana yardım ve yataklık eden aralarında önceden Şeyh Sükuti’nin Menemen belediye başkanlığı yaptığı sırada yönetimde birlikte olduğu bilinen Hayımoğlu Yahudi Jozef, Erbilli Şeyh Esad’ın oğlu Mehmet Ali ve 37 kişi de daha sonra idam edilir.
Şeyh Ubeydullah 1880 yılında ve aynı tarihlerde Cüneyt Zapsu’nun da mensubu olduğu Bedirhan aşireti lideri Bedirhan, Osmanlı Türkiye’sine isyan ettiler.
Nakşibendî-Halidi Şeyhi II. Abdüsselam Barzani liderliğindeki Kürt isyanı ise 1907 ve 1909’da İngilizlerin desteği ile gerçekleşti.
Bir Osmanlı arşiv belgesinde aynen şöyle yazmaktadır: “İngiltere devletinin Musul konsolosunun dahili vilayette birçok mahallerde dolaştıktan sonra Barzan Şeyhi Abdüsselam ile muhaberatta bulunduğundan başka bir mahalle nakli” istenmektedir.
Abdüsselam Barzani’nin Osmanlı padişahına yazdığı mektupta dile getirdiği istekler ile bugünün PKK’sı veya tarikatçı Kürtçülerin istekleri aynı:
“Kürtçenin bölgede resmi dil olması, bölgeye tayin edilecek resmi görevlilerin Kürt olmaları, okullarda Kürtçe öğrenim yapılması…”
Nakşibendî-Halidi Kürt Şeyhi Abdüsselam Barzani, Osmanlı Türkiye’si tarafından 14 Aralık 1914’te Musul’da idam edildi.
Şeyh Abdüsselam, bugünün Mesud Barzani’sinin babası Molla Mustafa Barzani’nin ağabeyidir. Yani Mesud Barzani’nin amcası.
Gazeteci Abdullah Muradoğu’na göre Şeyh Muhammed Halid Barzani’nin 2006 yılında ölümüyle birlikte Barzani-Nakşibendî, Halidi ilişkisi de sona erdi. (Yeni Şafak gazetesi, 13 Kasım 2007)
Barzani ailesinin adı yaklaşık 200 yıldır hep isyanlarla, sürgünlerle, İngiliz, Yahudiler, Ruslar, İsrail, İran ve ABD ile birlikte anılmaktadır.
Bugün Cumhuriyet Türkiye’sinin en önemli milli güvenlik meselesi olan Kürtçü isyanların başlangıç tarihi 19.yüzyıldır.
Osmanlı Türkiye’sinin güvenilmez bulduğu Kürt aşiretlerine yönelik yargı, benzer şekilde Selçuklu devletinin “Selçukname“lerinde de yer almaktadır.
Osmanlı Türkiye’si, çıkardığı isyanlarla Osmanlı merkezi devlet yönetimi için tehlike teşkil eden yarı-otonom Kürt derebeylerinin (ayan) ortadan kaldırılmasına karar verdi.
Irak’ın kuzeyindeki Soran Emirliği’ni 1834’de, Bahdinan Emirliği’ni 1839’da, Botan Emirliği’ni 1847’de ve Baban Emirliği’ni 1850’de siyasi otorite olmaktan çıkardı.

HALİD-İ BAĞDADİ KİMDİR?
Bölgenin en büyük Kürt aşireti Caf’a mensup Pir Mikail’in oğlu Nakşibendî Şeyhi Halidi Bağdadi etkisini giderek artırıyordu.
Tarikat literatüründeki “altın silsile”nin 30. ayağından Hz. Muhammed’le kan bağı “oluşturulan” Bağdadi’nin her nedense Kürt olduğu burada görmezlikten gelinir.Kürtçü Halidiler Bağdadi’nin baba tarafından Hz. Osman’a ulaştığını bile söylerler.
Hemen hemen bütün Kürt şeyhler soylarını, “kutsal altın silsile” aristokrasine girebilmek için Hz. Muhammed’in ailesi Ehli Beyt’e dayandırmaya çalışırlar. Ama diğer yandan Kürtçülük yaparlar.
Kürtlük ve Hz. Peygamber’e akrabalık! Neyse. Zaten bazı Kürtçü kaynaklarda Hz. Muhammed Kürt’tür zırvası yer alıyor.
Nitekim 1956 Cizre doğumlu ve 1995-2002 arasında iki dönem RP ve ANAP’tan Diyarbakır milletvekilliği yapan Kürt İslamcı Seyyid Haşim Haşimi, ön adından da anlaşılacağı üzere kendisinin Peygamber soyundan gelen bir aileye mensup olduğunu iddia ediyor. (Nevzat Çiçek, Puşi ve Sarık-İslam Kürt sorununu çözer mi, s.81, Hayykitap, İstanbul Mart 2008)
Şimdi Ebu Leheb’in de Peygamberimizin amcası olduğunu belirtelim ve Haşim Haşimi ya Kürt değil, ya seyyid değil. İkisinden biri doğru değil.
Haşimi’ye göre, “… Türkiye’de bilhassa Molla Mustafa’dan kaynaklanan ve şimdilerde Mesut Barzani etrafında oluşan, Barzani ismine bir saygı gösterme geleneği vardır Kürtler arasında. Barzani ve Irak’taki Kürtlere dönük tehditler, dışlamalar bütün bunların sonucu olarak pek hoş karşılanmıyor Doğu ve Güneydoğuda.” (N.Çiçek, a.g.e, s.93)
Açıkçası Bay Haşimi Türkiye’yi tehdit ediyor. İncilerinin devamını adı geçen kitaptan okuyabilirsiniz.
Şeyh Halidi Bağdadi Kadiri tarikatının temsilcisi Berzenci ailesinden dersler aldı. Bağdat’a gitti. Hocası Abdülkerim Berzenci ölünce, onun Süleymaniye’deki medresesinin yönetimini devraldı.
Hindistanlı Nakşibendî Dervişi Mirza Rahimullah Azimabadi 1809 yılında Süleymaniye’yi ziyaret etti. Onun önerisiyle Şeyh Halid Hindistan’a gidip Nakşibendî Şeyhi Abdullahi Dehlevi’den el aldı.
Şeyh Halid artık Kadiri değil Nakşibendî’ydi. Bunun üzerine başta Talabani aşireti olmak üzere Kadiriler tarafından istenmeyen adam ilan edildi.
Kadiri Şeyhi Maruf Berzenci Şeyh Halid’i “sahtekâr, sapık, yogi” olarak suçladı. Bağdat valisinin koruması altında Şeyh Halid Süleymaniye’de “Halidiye tekkesi”ni kurdu.
Osmanlı yönetimi Kadirilere karşı Şeyh Halidi Bağdadi’yi destekledi. Bağdadi kurduğu bütün dergâhlarda, medreselerde Kürtçeyi eğitim dili haline getirdi. Bugün Türkiye’de kaç Halidi tarikat tekkesi var?
Dört büyük Halidi tekkesi var.
Bunlar; a) Gümüşhanevi tekkesi b) İsmet Efendi tekkesi c) Kelami dergâhı d) Kaşgari tekkesi. Ramazan Kağan Kurtoğlu, Yahudi Kürtlükten Nakşibendi – Halidi Şeyhliğine Barzaniler

KORKU SARDI





KORKU SARDI
Kılıçdaroğlu, Erdoğan ile ilgili belge yayınlamadan AKP'den açıklama geldi: Tüm belgeler sahte
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ailesi ve yakınları hakkında 'yurt dışına para kaçırdığı' iddialarına ilişkin bugün grup toplantısında belgeler yayınlayacağı öğrenildi.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu açıklama yapmadan, belge göstermeden AKP'den yanıt geldi. AKP İstanbul milletvekili Burhan Kuzu, Kılıçdaroğlu'nun yayınlayacağı belgelerin sahte olduğunu iddia etti. Kuzu açıklamasına hastaneda yatan CHP'nin bir önceki Genel Başkanı Deniz Baykal'ı da alet etti. Kuzu twitter hesabından"ABD Deniz Baykal’ı indirmek için yurt dışında yüklü parası olduğuna dair belge üretmişti.Bu uyduruk belgeyi muhalif CHP’liler hep kullandılar.Ancak Öymen ABD’ye gitti olayın bir derin Amerika uydurması olduğu anlaşıldı.Demem o ki,Kemal Beyin elindeki tüm belgeler böyle sahte." ifadelerini kullandı.

'BİLAL'E ANLATIR GİBİ TANE TANE SÖYLÜYORUZ...' 

Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ın sözlerine yanıt vermezken, CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel Twitter’da Erdoğan’ın sözlerine karşılık verdi. Özel, “Bilal’e anlatır gibi tane tane söylüyoruz Recep Tayyip Erdoğan! Yarın işi gücü bırak genel başkanımızın yapacağı grup toplantısını pür dikkat izle!” dedi.

MİLYONLARCA DOLAR GÖNDERDİĞİNİ BİLİYOR MUSUN?

Kılıçdaroğlu, partisinin geçen haftaki son grup toplantısında Erdoğan'a seslenerek “Sevgili Erdoğan, ‘Bila’e anlatır gibi’ soruyorum sana: Çocuklarının, eniştenin, kardeşinin, dünürünün ve eski özel kalem müdürünün bir vergi cennetindeki bir off-shore şirkete milyonlarca dolar gönderdiğini biliyor musun?” diye sormuştu.

HEM SİYASETİ HEM CUMHURBAŞKANLIĞINI BIRAKACAĞIM

Söz konusu iddialarla ilgili 1.5 milyon lira tazminat talebiyle dava açan Erdoğan ise Kılıçdaroğlu’nu "müfteri", "yüzsüz" olarak niteleyerek "Öne sürdüğün iddiaların belgesi var mı? Varsa çıkar hemen ben gereğini yapayım. Yoksa çık milletin önüne iftira ettiğiniz söyle, özür dile. İspatlarsan ben hem siyaseti hem cumhurbaşkanlığı makamını bırakacağım" demişti.